Lübbü’l-Lübb 

‘Her nereye yönelirseniz yönelin Allah’ ın yüzü oradadır. ‘(bakara115) 

Hayatımda değişik, güzel, anlamlı, öğretici birçok şeyi 2017 yılında yaşadım desem abartmış olmam sanırım. Beni, nefsimi zaman zaman zorlayan ama bir yandan da hepsinde ayrı ayrı güzellikler gördüğüm beni güzelleştiren türlü öğretiler… Taşındığımız evin 3 cephesi dağa bakıyor;karlı dumanlı dağlara. Düşünün biraz ;dağ, taş, gökyüzü, ruhuna dokunan bulutlar…  Biraz, derin derin düşünün.  Ve ses yok, arada köpek havlamaları, kuşlarla rüzgarın raksı ve onlara fon olan zaman zaman sisli, zaman zaman arı, apak gökyüzü. Bunlar benı heyecanlandırıp, sevindirirken bazen de gurbeti hatırlatatıp gözümde yaş olabiliyor.  Gurbet.
Nefsim  bu konuda beni zorlarken durup, içimden GURBET dedim. Büyük büyük dedim.
İsmet Özel- uzak nedir- diye sormuş ve

‘kendinin bile ücrasında yaşayan benim için 
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?’

diye cevaplamış ya bende gurbet nedir deyip;Hakk’a gurbet olup, Onun Resulüne, Ehlibeytine, Evliyasına, Enbiyasına ve dahi onun farzına, sünnetine gurbette olup da halka gurbetten yakınmak ne kadar müslümanca diye cevapladım sorumu.

Durdum, düşündüm, bildim mi bilemiyorum.

Sonra telefon.
Alo.
Hal hatır.
Ev hakkında bilgi.
İyiyiz, hoşuz.
Sonra tekrar ev.
Sonra evin çevresini anlatırken, dağ taş derken hasılı yine beni yaralamayı başardı.
Şöyle dedi :

Dağlar ile, taşlar ile çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile, çağırayım Mevlam seni

Sular dibinde mahi ile, sahralarda ahu ile
Abdal olup “Ya Hu” ile, çağırayım Mevlam seni

Gök yüzünde İsa ile, Tur dağında Musa ile
Elimde asa ile, çağırayım Mevlam seni.

Deyip Hakk’ı çağırsana kızım, dedi.
Onlardan gayrı, hakiki, Allah diyeni bulamazsın dedi.

Ben sadece, ah, dedim.
Ne denirdi ki?

Sonra kitap, yani ;Özün Özü.

‘ Arifler Allah’ı nasıl bilir? ‘
Sorusuyla başlayan, hakikaten özün özü diyebileceğiniz bir İbn-i Arabi eseri.
Neresinden nasıl başlasam bilmiyorum, bilemiyorum. İtiraf etmeliyim ki hadsizlik olarak görüyorum kitap hakkında bir iki cümle bir şeyler yazmayı. O kadar derin ve saf ki;ben nefsimin karanlığı ve karalığıyla kitabı elimde tutarken bile hayıflanıyorum kendı kendime.

Lübbü’l Lübb.
Sırru’s Sırr.

Elinizde bir öz, sır tutuyorsunuz.
Ve bu sırra, öze ne kadar vakıf olabileceksiniz, muamma.  Muamma ama büyük de bir dua oluyor yürekte.

‘Bu sırra nail eyle.’
Sır ne, Rab.
Kitap ne diyor :Nefsini bilen Rabbini bilir.

‘Her kim nefsini bildiyse, Rabbini bildi. ‘
Peki nefsini bilmek nasıl olur diye sormak, en mantıklısı olur ki ilk sorulacak soru da budur.
Sormak kadar kolay değil ancak bilmek kısmı.  Bir ömür istiyor. Can istiyor.  Baş istiyor.

Salâdır ehl-i ‘irfâne getürsün cânı kurbâne
Bugün başını meydâne koyan gelsin bu meydâne

İşte, nasıl can verilir, nasıl kan verilir, nasıl baş verilir hepsi yüz küsür sayfalık bu kitapta.
Nefsini, tanımaya ordan da bilip anlamaya kadar giden bu çok değerli kitabı okuyup, bir kere de değil bir çok kere okuyup ama okumakla da kalmayıp, yani ilme’l yakin (bilmek) de kalmayıp Hakk’al yakin’e varmaya çabalamalıyız.

Bilmekten, görmeye, oradan da olmaya.
Niyet bu olursa . Akıbet de – İnşallah- bu olacaktır.

Hakk:
‘Bir kulumu sevsem eli ve dili Ben olurum.’